
Arif Sağ 
1945 yılında Erzurum'un Aşkale ilçesi
Dağlı köyünde dünyaya gelen Sağ, küçük yaşlarından itibaren saz çalmaya
başlar... İstanbul'a gelir ve Aksaray Musiki Cemiyeti'nde Nida Tüfekçi' nin
öğrencisi olur. Müzikal altyapısını kısa zamanda oluşturmayı başarır. 1960 ve
70'li yıllar Arif Sağ için müzikte arayış yıllarıdır. (Bu arayış bugünde devam
etmekte...) Arif Sağ'ın, bu dönemin toplumsal hareketlerinin müzikle bağdaşan
yanlarından çok, piyasadaki ve resmi kurumlardaki müzik uygulamalarına ağırlık
verdiği söylenebilir. 60'lı yılların sonunda TRT Kurumuna (İstanbul Radyosu)
bağlama sanatçısı olarak başladığı yıllarda Sağ'ın piyasadaki faaliyetleri de
devam etmektedir. 45'lik plak dönemi olarak adlandırılan ve yaklaşık 20 yıl
devam eden bu sürecin en parlak simalarındandır Arif Sağ...

Çeşitli sanatçılara bağlamasıyla eşlik
etmesinin yanında, yine bu dönemde bestelerini de pek çok sanatçıya okutur.
Bununla birlikte kendi çalıp okuduğu plakları da vardır. Yapılan müzik bugünkü
terminolojiyle bir tür arabesk-fantazi benzeridir; bestelerinde ise yerel
motifleri(yer yer pasajları) çok sık kullanır. Bu da onun halk müziğinden
kopamadığı gerçeğinin bir başka göstergesidir.
1976 yılından itibaren Türk Müziği Devlet Konservatuarı'nda (İTÜ)
öğretim görevlisi olarak çalışamaya başlayan Sağ, bu görevinden 1982 yılında
ayrılarak özel çalışmalara ağırlık verdi. Bir çok ünlü sanatçıya kaset
çalışmalarında yardımcı olur. Bu özelliğinin yanında 10'dan fazla kasette
sanatçı olarak da ayrıca yer alır. "Muhabbet" serisi, "Resital I
ve II", "İnsan Olmaya Geldim", "Halay", "Duygular
Dönüştü Söze" albümlerinden bazılarıdır.
Yukarıda belirttiğimiz gibi
halk sanatçılarının tümü anonim bir karakter taşır. Özellikle müzik alanında
kişisel renklere ve üstün yeteneklere çok rastlanmasına rağmen, bağlama
çalgısında bir ekol yaratan sanatçı sayısı parmakla sayılacak kadar azdır. İşte
bunlardan birisi ve -şimdilik - sonuncusu Arif Sağ'dır. Bağlamaya teknik
bakımdan hakim olduğu kadar Arif Sağ'ın icrası yerel tavırlar, repertuar ve
duygu bakımından da zenginliklerle doludur. Bu albümle Arif Sağ'ın bağlamasından
çıkan sihirli seslerin dünyasında kısa bir yolculuk yapmak mümkün olacaktır...
Aşık Veysel Şatıroğlu
Ben giderim adım kalır
Dostlar beni hatırlasın
Düğün olur bayram gelir
Dostlar beni hatırlasın
Can bedenden ayrılacak
Tütmez baca, yanmaz ocak
Selam olsun kucak kucak
Dostlar beni hatırlasın...
Aşık Veysel, hayatini anlattığı bir
şiirinde "Ücyüz-onda gelmiş idim cihana" diyor. Yıl 1894 oluyor
hesapça. Sivas'a bağlı Şarkışla ilçesinin Sivrialan Köyünde dünyaya gelmiş.
Anasi Gulizar, bir yaz günü koy dolaylarındaki Ayıpınar merasına koyun sağmaya
gittiğinde; oracıkta bir yol üstünde doğurmuş Veysel'i. Göbeğini de kendi
eliyle kesmiş. Yaman kadınmış Gülizar ana. Bebesini bir çaputa sarıp yürüye
yürüye köye dönmüş. Babası Ahmet; bebenin adini Veysel koymuş. Yıllar geçmiş
aradan büyümüş, konuşmuş, yürümüş Veysel çocuk. Böylece yedi yaşına varmış. O
yıl bir çiçek hastalığı salgını olmuş Sivas'ta. Küçük Veysel de yakalanmış. Sol
gözünde, cicegin beyi çıkmış kendi deyimiyle... Göz akıp gitmiş. Sağ gözüne de
perde inmiş, önceleri. Yalnız ışığı seçebiliyormuş, bu gözüyle. Babasına
"Çocuğu Akdağmadeni'ne götür, orada bu gözünü açacak bir doktor var."
demişler. Sevinmiş Ahmet emmi. Gel gör ki talihsizlik yine yakasını bırakmamış
Veysel'in. Bir gün inek sağarken babası yanına gelmiş. Veysel ansızın
donuverince; yakında bulunan bir değneğin ucu öteki gözüne girivermiş. O göz de
akıp gitmiş böylece. Veysel'in Ali adında bir ağabeysi ve Elif adında bir kız
kardeşi varmış. Hepsi çok üzülmüşler Veysel'in kotu kaderine.
Babası meraklı adammış. Halk ozanlarından
şiirler okuyup ezberleterek avutmaya çalışmış oğlunu. Sivas'ın köyleri saz
sairleriyle dolu. Onlar da ara sıra gelip Ahmet emminin evine uğrarlarmış.
Veysel ilgiyle dinlermiş calip söylediklerini. Babası, oğlunun ilgisini
görünce; bir saz alıp vermiş ona. İlk saz derslerini, babasının arkadaşı olan
Çamşıh'lı Ali Ağa'dan almış. Ve gitgide, kendini iyice saza vermiş Veysel. Unlu
Halk ozanlarının şiirlerini çalıp söylemiş bir zaman. Yirmibes yasındayken
(1919) anası, babası Veysel'i Esma adında bir kızla evermişler ve kısa sure
sonra ikisi de göçüp gitmiş bu dünyadan (1921). Acı üstüne acı gelmiş, ama
bitmemiş talihin kotu oyunu. İkinci çocuğu on günlükken, anasının memesi ağzına
tıkanarak ölmüş, ardından da karisi yanaşmalarıyla evden kaçmış. Bu olay çok
koymuş Veysel'e. Daha dertli olmuş ve iyice içine kapanmış. Karisi koyup
gittiğinde bir kızı varmış Veysel'in. Daha bir yasini bile bitirmemiş. İki yıl
kucağında gezdirmiş Veysel, ne çare o da yaşamamış. Bu sıralar Veysel'i yeniden
evermişler. Bu karisi çocuk vermiş Aşığa. Biri olmuş, iki oğlan, dört kız,
altısı sağ. Onlar da 18 torun vermiş Veysel'e.
Aşık Veysel, Cumhuriyetin Onuncu yıl
dönümüne rastlayan 1933 yılına kadar, başka ozanların şiirlerini çalıp
söylemiş. Kendi deyişlerini söylemekten utanır, çekinirmiş. O yıllarda
sairlerimizden rahmetli Ahmet Kutsi Tecer tanımış Veysel'i. Onun ışık
tutuculuğuyla Veysel'in şiirleri aydınlığa kavuşmuş. Veysel; şairliğinin
gelişmesinde Tecer'in büyük yardımlarını gördüğünü söylerdi her zaman.
Veysel'in gün ışığına çıkan ilk şiiri Gazi Mustafa Kemal Pasa için söylediği:
"Türkiye'nin ihyası Hazreti Gazi" mısrasıyla başlayan şiirdir. Bundan
sonra bütün yazdıklarını calip söyler olmuştu. 1933 yılına kadar, köyünden
dışarı hemen hemen hiç çıkmadığı halde; bundan sonra bütün yurdu dolaşmış,
yurdunun çeşitli şehirleriyle kasabalarını, köylerini yakından tanımıştır. Halk
ozanlarından en çok Karacaoglan'i, Yunus'u, Emrah'i, Dertli'yi severdi.
Çağımızın ozanlarından Ahmet Kutsi Tecer'in ayrı bir yeri vardı Veysel'de. Onun
aracılığıyla Koy Enstitülerinde bir sure saz öğretmenliği de yapmıştı Veysel.
Sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan, Cifteler, Kastamonu, Yildizeli, Akpınar Koy
Enstitülerinde bulunmuştu. 1952 yılında İstanbul'da büyük bir jübilesi yapılan
Aşık Veysel'e 1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, "Anadilimize ve
Milli Birliğimize yaptığı hizmetlerden dolayı" özel bir kanunla vatani
hizmet tertibinden aylık bağlamıştı.
Veysel'in bir başka özelliği daha vardı;
köyünde ve çevresinde ondan önce bir tek meyve ağacı olmadığı halde,
Sivrialan'da ilk meyve bahçesini o yetiştirmişti. Hem öyle bir bahçe ki, içinde
elmadan kayısıya, kirazdan cevize kadar turlu turlu meyve ve çiçek vardı.
Veysel, kardeşlerinin yardımıyla bu bahçeyi yapmaya başladığı zaman köylüleri
"Atalarımız bunca yıl böyle bir is yapmamışlar, su kor adam onlardan iyi
mi bilecek ki böyle ise kalkıştı?" demişler. Birkaç yıl sonra ağaçlar
yetişmiş, meyve vermiş. Köylüler önceki dediklerini hatırlayıp utanmışlar ve bu
defa "O kor değilmiş, meğer kor olan bizmişiz diyerek Aşık Veysel'i
kutlamışlar. iste böylesine uzağı gören bir insandı o... Yetmiş yıl karanlık
bir dünyada yaşadı (ölümü 21 Mart 1973). Fakat karanlık gözlerindeydi yalnız,
içi apaydınlıktı, şiirleri de öyle... Halk şiirimizin bu güçlü ozanı yarim
yüzyılı aşkın bir sure yazdıklarıyla, calip söyledikleriyle çevresine ışıklar
saçtı. Sanırım simdi de mezarında son uykusunu ışıklar içinde uyuyordur. Yalnız
çağımızda yasayanlar değil, bizden çok sonra yasayacaklar da "Dostlar Beni
Hatırlasın" şiirini unutmayacaklar ve her zaman rahmetle anacaklardır.
Musa EROĞLU 
1946 yılında İçel'in Mut Kazası'nda
doğmuşum. Ortaöğrenimimi Mut'ta tamamladım. Mut'ta eğitmenler çoktu, o
zamanlar. 1953'lerde, 2500 nüfuslu bir ilçeydi, Mut. Bizim köy Maçkuru Köyü.
1870'lerde Malatya'dan Adana'ya gelenlerin, Cumhuriyet öncesi siyasal yapının
verdiği bir görüntünün yansımaları olan uçbeyliklerin teşekkülüyle oluşmuş bir
yerleşim vardı. Hatta bizimkiler sanki burada beylerin olması gibi bir durum
varmışcasına, buralara "üçbeylik, üçbeyler" derlerdi. Bu yerleşim
alanından bizim köye sekiz km. bir mesafe vardır. O zamanlar davar güderek
aileme katkıda bulunuyordum. O tarihlerde cumartesi öğlene kadar okullar
açıktı. Bir pazarımız vardı. Pazartesi günleri davar güdüyordum. İki gün
çalıştığımda, on kuruş para alıyordum. Ortaokullarda hocalarımız yöresel
unsurlara, folklora, oyunlara çok önem veriyorlardı. Ortaokuldayken bir
müsamerede bana "Karacaoğlan"ı oynatmışlardı.
Saz çalıyordum. Saz çalma babadan-dededen
kalma gelenekti, aslında. Bunu öğrenmek adeta zorunluluktu. Esasında bizim
köyün dışında, Mut'tun diğer köylerinde saz çalmak-türkü söylemek pek yoktu.
Yörede "Karacaoğlan"la ilgili geleneği, şenliği sürdüren bir köydü,
bizimkisi. Çevrede davul-zurna dışında müzikal pek bir renklilik yoktu. O
yüzden bizim köy biraz da dışlanmıştı, çevre köylerce. O Karacaoğlan
şenliğindeki rolüm, beni çok etkiledi ve böyle sürüp gitti. Sürekli çalışarak,
kendimi geliştirerek sanatımı bugünlere getirdim. Bu sanat ve her sanat için
bir ömür yetmez aslında. Bir altyapı zaruri, okul zaruri tabii eğitim temel
zaruriyet. Mut'ta bir folklor gurubu oluşturuldu. Ben orada görev aldım. O
Karacaoğlan oyununun, beni peşinden sürükleyen o oyunun peşinden gittim hep.
Gezebildiğim bölgelerde, Trakya hariç,
Anadolu'nun birçok köyüne ulaştım. Sadece Çorum'da 340 köy gezdim. Anadolu'da
gördüğüm şu; yaşamların inançların yüzde doksanı ortak. Gelenek ve görenekleri
ortak. Yani ortak bir kültürleri var. Anadolu'daki kültür zamanla bir mozaiğe
dönüşmüş. Biz kendi gelenek ve göreneklerimizi "şehirli kalıbı" içine
oturtmaya çalışmışız. Şehirle özdeşleştirmeye çalışmışız. Halbuki, çok uzunca
bir evrim bu. Belki göçebe yaşamı şehirli için garip gelebilir; ama şehirlinin
büyük kısmı huzursuzdur, yaşamından. Kırsal alandan şehre göçte, yozlaşma
yaşamış. Alt yapıya uyum yok. Sorunlar çok. Dil mesela, hiçbir zaman köydeki,
obadaki, yayladaki insan şehirdekiler gibi konuşamaz. Konuşması da beklenemez.
Benim için bile bu böyledir. Şehir bambaşka, şehircilik bambaşka bir şeydir. Bu
taşınmayla gelen insanlar, korunmuyor. Kurban Bayramı'nda apartmanda kurban
kesen insanının çaresizliğini düşünün. Halbuki o insan köydeyken, bunu çok
doğal ve rahat yapıyordu. O kültür şehre taşınmamış demek ki. Kültürel öğeler
budanmaya başladığı zaman, o güzel türkülerle yoğrulan insanların ileriye doğru
bakışları da törpülenmiştir. Bu yüzden boşluktadır. Köyde doğmuş, büyümüş, olan
biri olarak, her sene köyümü ziyaret ederim. Bu bir hasrettir. Bunu hiç ihmal
etmedim. Şimdi köyle şehir, şehirli ve köy kökenliler arasında bir kopukluk
var. Keşke bu kopukluk giderilebilse. Böyle bir toplumda müzikle, gelenekle,
türkü de törpülenir.
Anadolu'daki müzik formu incelenirse, Ege
Bölgesi'nde geniş bir müzik formu olduğu görürüz. Mesela o zeybeklerdeki
incelikler, etimolojik yapıdaki güzellik, estetik ne kadar hoş. Sözler çok az,
müzik daha fazla. İç Anadolu'da sözler daha fazla, müzik daha az. Ege ve
Karadeniz: Ege'de, ihtiyaçtan dolayı (sosyolojik nedenlerden taassuptan filan
kaynaklanan) müzikli renklilik çeşitlilik var. Bunu çalıyor. Daha evvel ne
yapıyor? Boğaz havası dediğimiz bir şey var. İlk önce havasıyla yüksek perdeden
ihtiyaçlarını seslendiriyor. Bu ihtiyaç, bir alt yapıdan doğuyor. 30-40 bin
kişilik konserler yapılıyordu, Ege'de. Müziklerin bu kadar çeşitli olmasının
Grek Kültürü'yle mutlaka bir ilgisi var. Rodos'tan, Girit'ten derlenen
türkülere baktığımız zaman, sadece sözleri farklı. Yunanca söylüyor, biz burada
onun Türkçesi'ni söylüyoruz. Bu müzik, bu halkın alt yapısının rafineliğinin
yansımasıdır. Doğu Anadolu'da ise, iki veya üç dört sesten oluşuyor melodiler.
İç Anadolu'da da daha az. Karadeniz'de geçmişteki Pontusların torunları vardır.
Ama bir kemençenin çalımı, hiç de küçümsenecek birşey değil. Tüm Anadolu'nun
incelenmesi gerekiyor yani teker teker.
1965'teki iki tane 45'lik yaptım. Dinsel
motifli şeyler okumuştum. O günden bugüne 1979'de bir uzunçalar yaptım. 15 tane
kaset yaptım. 45'likleri sayamıyorum. Daha fazla. Ayrıca sanatçı kardeşlerimle
yaptığım ortak çalışmalar da oldu. 8 kaset var. "Muhabbet" adını
vermiştik adına. En son Arif Sağ'la resital şeklinde yapmıştık. Bir de en son
UNESCO için bir çalışma yaptım. UNESCO'dan Henri le'Comte isimli bir Asya
müzikleri araştırmacısı, sürekli gezilerle, incelemelerle müzik çalışmaları
yapıyor. Bütün Türki Cumhuriyetler'inde çalınan müzik araçlarının çoğunun
CD'lerini yapmış, kayıtları kendisi yapıyor. Benimle de bağlantıya geçti ve
benimle de CD çalışması yaptı. 1980'li yıllardan itibaren müzik
yönetmenliklerim var. Birçok müzisyenin yetişmesinde katkılarım vardır. Belkıs
Akkale, Bedia Akartürk, Selda Bağcan, Ümit Tokçan.... Anadolu'daki semahların
kaybolmaması için, "Bin Yıllık Yürüyüş" isimli 90 dakikalık 2 CD
semahları yaptım. Ticari amaçlı değildir bu. İleriye kalabilmesi için
kaybolmasın diye. Bunu halk kültürüne bir katkı olarak görüyorum. Bunları
yaşama geçirmek için, 1980'den(1983) sonra insanlara bağlama felsefesini
öğretmek için de bir dershane açtım.
Büyük usta Musa Eroğlu'nun
halk müziğinde kaynak kişi, derlemeci ve besteci olarak eserleri mevcuttur
bunlardan bazıları:
Kaynaklık ettiği türküler
Bir kere uğradım hakkın
cemine, Bulut bulut üstüne, Ceviz arasında vardır evimiz, Geyinmiş kuşanmış
yayladan gelir, Kullar olam seni doğuran anaya, Şu dağların yükseğine erseler,
Şu yüce dağların karı eridi, Yatamadım gasavetten meraktan...
Derlediği türküler
Emirdağı Birbirine Ulalı,
Dost Bağının Meyvaları Erişti...
Bestelediği türküler
Gönlümüze Yar Düşünce, Hey Erenler Pazarım Var, Mihriban, Telli turnam, Yer dağlar...
Mahsuni Şerif Özgeçmiş
1940 'ın başlarında, ileride
' Pir Sultanların ' ölümsüzlüğünün en büyük kanıtlarından
biri olacak Mahzuni Şerif,
Afşin' in Berçenek Köyünde doğar.
1956 yılında Berçeneğe gelen
ilk okuldan mezun olur. Berçeneğin okulsuz yıllarında,
Elbistan' ın Alembey Köyü'
nde, Lütfü Efendi Medresesinde Kur 'an eğtimi almış, Eski
Türkçe okumuş ve yazmıştır.
1957 yılında Mersin Astsubay
Okulu' na gider.
1960 yılında Ankara Ordu
Donatım Teknik Okulu' nu başarıyla bitirir. Başarısının
gereği Kuleli Askeri Lisesi'
ni aynı yıllarda hak etmesine karşılık, toplumculuğa
ve halk edebiyatına gönül
verdiği ve Alevi olduğu için ordudan ihraç edilir.
1961 yılından itibaren, sevip
gönül verdiği yoldan giderek, yüzlerce plak ve kaset yapar.
Hakkında yazılan ve yazdığı
kitaplar uluslararası edebi tartışmalara konu olur.
1972 de evi kundaklandı. Ozanımız' ın tüm ödülleri ve
arşivinin
yandığı söyleniyor.
1962 - 1988 sürecinde defalarca
saldırıya uğrar, evi yakılır, mahkemelik olur, tutuklanır, hapse atılır,
dövülür, dişleri sökülür...
1989-1991 yılları arasında
'Halk Ozanları Derneği' genel başkanlığını yapmıştır.
1997 yılının haziran ayında
Almanya'da beyin kanaması geçirip, Almanya 'nın
Ulm Şehrinde tedavi görür.
1998 yılında, 58 kaset sahibi
olan Ozanımız, dünyanın yaşayan üç büyük ozanı arasında birinci sırayı aldı.
Bir çok yabancı ülkede deyişleri değişik dillerde okunmuştur. Tüm
türkülerinin yer aldıığı 8
kiyabı bulunan Ozanımız 'ın, Bektaşı Kültürünün ve Anadolu
Ezgilerinin dünyaya
tanıtılmasında önemli bir yeri vardır.
2001 in başlarında
rahatsızlanarak, kalp ve solunum yetmezliği nedeniyle,
JFK Hospital'da yoğun bakım
altına alındı.
2001 in mayıs ayında,
günümüzün Pir Sultan'ı Aşık Mahzuni Şerif, bir kez daha
ölümü yenmeyi başardı.
2001 in kasım ayında
kendisine, ''Elhamdülüllah Kızılbaşım ve Laikim. Ben değil
yedi sülalem kızılbaştır. Bir
suç varsa oda dedemdedir! " dediği için, DGM tarafından
dava açıldı.
Mahsuni
Şerif'in Kasetleri
Mahsuni Şerif'i Anlamak
Çağına damgasını vurmuş
sanatçıların, yaşadıkları süreçte anlaşılmaları
kolay olmamıştır...
...Âşık Mahzuni'yi anlamak ve
yorumlamak başka açılardan da zordur.
Bunlar nedir sorusuna yanıt
ararsak; öncelikle Türkiye gibi aşırı
siyasallaşmış bir toplumsal
coğrafyanın insanları olarak, sanatcıyı
yüklediğimiz misyonla
algılama beceri(sizliği)miz, kavramları güncel
içerikleriyle yorumlamadaki
ustalığımızla birleşince, Mahzuni'yi anlamamız
güçleşecektir.
...Mahzuni, sözlü kültürün
zengin toplumsal ortamın yetiştirdiği bir sanatçı.
O da bu geleneğin büyük
ustaları Yunus, Şah Hatayi, Pir Sultan, Kul Hikmet,
Köroğlu, Karacaoğlan,
Dadaloğlu, gibi ürünlerini sözel yolla topluma
ulaştırılıyordu. Gerçi,
Mahzuni, bu ürünlerini müzikleriyle birlikte ses kayıt
araçları kanallarıyla, radyo
ve televizyon yoluyla kayıtlara geçiyordu ama,
toplumun algılama biçimi,
büyük kesimiyle, bu geleneksel duyma biçimini
geçmiyor.
En doğrusu, Mahzuni, bu yolla
çok daha iyi anlaşılmıyordu. Çünkü O'nun
büyük çoğunluğuyla sadece
müziklendirilmiş parçaları, hatta onların da
popüler olanları belleklerde
kalıyordu. Oysa, bir büyük geleneğin birikimiyle
kendisini donatmış bu usta
sanatçı, felsefi derinliği yoğun ürünlerin
sahibiydi. Aşık Mahzuni'yi
bir bütün olarak tanımanın, anlamanın yolu
onun bu ürünlerini
algılamaktan geçiyor.
Mahzuni Hoca ve O'nun
öncüleri yeterince anlaşılabilseydi, bu toplumda hâlâ
barbarlığın, ortaçağ
karanlığına ait nidâların esamesi okunabilir miydi?
...Buraya "Hasan
Obası" denmektedir. Burası göçer Çilingirler'in bulunduğu,
otlak bir arazidir. Bunun
için adına "Çilingir Çayırı"da denir. Bu gün burası
hala Çilingir Çayırı olarak
anılmaktadır. Seyyit Mehmet'in türbesinin
bulunduğu bu köye şimdi ise,
"Hasan Köyü" denilmektedir. Bütün Elbistan /
Malatya ovalarında ve
dağlarında o günün büyük mürşidi ve evliyası olarak
bilinen Seyyid Hacı Mehmet
Dede, Aşık Mahzuni Şerif ' in babası Zeynel'in,
öz dedesidir.
Seyyid Mehmet'in 1800'li
yılların başında vefat etmesiyle, Hasan Köy'de
asimile edilerek Sünniliği
kabul eden Cırıklı ve Ağuçan Türkmenleri burada
kalır. Ancak, Oniki İmam'a
bağlılığını sürdürmek isteyen, Kocalar ve bir
kısım Ağuçan Türkmenleri, Koç
Obası ve Alhaslı yaylalarına dağılır.
Sonunda, Afşin'in 15 km.
kuzeydoğusunda, küçük bir tepe üzerine gelirler ve
Hozat / Barginek Köyü'nün
anısına Berçenek Köyü'nü kurarlar. Elbistan'a;
.
Berçenek köyü de üç-dört
çeşit aşiretin karmasından meydana gelir
(Ağuçan, Cırıklı, Kocalar,
Savranlar, Ellezler). Bu aşiretler uzun zaman kök
kültürlerini devam
ettirirler. Ancak, bunlarla birlikte, Maraş Sünni Türkmen Köyleri'nden gelen
bir kısım Sünni Yörük uzantılar da bu köye yerleşirler.
1940'ın başlarında Mahzuni
Şerif bu köyde doğar. Barginekli Ağuçan
Türkmenleri'nden olup, nene
tarafı Varto / Hormekan Aşireti'nden
Razey'e (Irazca hatun)
mensuptur.
1940'lı yıllarda, Berçenek'te
ilk okul olmadığı için Mahzuni, Elbistan'ın
Alembey Köyü'nde, Lütfü Efendi
Medresesinde Kur'an eğitimi alır, Eski
Türkçe okur, yazar. Ancak,
1956 yılında köye gelen ilk okuldan, mezun
olduktan sonra Mersin
Astsubay Okulu'na gider. 1960 yılında Ankara Ordu
Donatım Teknik Okulu'nu
bitirir. Başarısının gereği Kuleli Askeri Lisesi'ni
aynı yıllarda hak etmesine
karşılık, toplumculuğa ve halk edebiyatına gönül
verdiği için ordudan ihraç
edilir.
1961 yılından itibaren
yüzlerce plak, kaset yapar.
Hakkında yazılan ve yazdığı
kitaplar uluslararası edebi tartışmalara konu
olur ve 1998 yılında
dünyanın, yaşayan üç büyük ozanı arasında birinci
sırayı alır
...Mahzuni Şerif, kendisini
dünya kültürleri içinde bir parça
mazlum milletler içinde bir
birey olarak tanımlamış ve bu iki gerçekten
yola çıkarak, dönmeden devam
etmiştir.
...Mahzuni'yi yakından
tanımak, O'nun eserlerini çok iyi dinlemekten ve
özümsemekten geçer.
Kendisinin söylediği gibi "benim söylediklerim ne ise
ben oyum". Gerçekten de
Mahzuni ürettikleri eserlerle topluma ve dünyaya
çok önemli iletiler
vermiştir. Önemli olan bu iletiyi algılamak ve bu iletileri
topluma sunmaktır.
Mahzuni ordudan ayrıldıktan
sonra toplumsal, siyasi konuları ele alan;
geleneksel halk şiirini devam
ettiren ve diğer yanda protest şiirlerle halkın
sorunlarını dile getiren;
halk aşığı veya halk ozanlığına başladı.
12 yaşından bu yana bu
geleneği devam ettirmektedir.
Saz çalmayı amcası Aşık
Fezali (Behlül Baba) dan öğrendi





